Bir Yaşam Alanı Olarak Otobüs

Merhaba, uzun süredir düşündükçe neşemi kaçıran bir olayı sizlere anlatmak ve sizlerin de neşesini yerinden etmek istiyorum.

İlkokulu boş veriyorum, lisede 4 yıl, ünversitede de 3 yıl olmak üzere net olarak 7 yıldır haftaiçi her gün yollardayım. Her sabah 9’daki ders için 8’deki araca binmem gerekiyor, bunun için de 7.30’da uyanmam gerekiyor. Ben düzenli olarak  bu davranımı tekrarlıyorum, adeta düşünmeden ve kendiliğinden gerçekleşiyor. Kurulmuş bir düzenek gibi yılmadan o otobüsü bekleyip-binip duruyorum. Her neyse konumuz bu değil.

Yolda en az 2 saatimi otobüsün içinde harcamış oluyorum, ki durakta da bekleme, otobüsü kaçırmaları ve gidiş-geliş yoğunluğunda geçirdiğim süreleri hiç saymıyorum.  Şimdi gelişi güzel bir oranlamayla hesap yapalım ve bakalım ne kadar süremi tüketmişim:

Lise 4 yıl * 180 gün * 2 = 1400 ~ saat
Üni. 3 yıl * 30 hafta * 4 gün * 2 = 700 ~ saat
TOPLAM: 2100 saat yol

Evet şimdi sayımlamayla bu sayıyı rahatsız edici bir şeye çevirelim.

2100/24=87 gün ediyor yani 87/30= 3 ay ~ (ÜÇ AY)

Ben üç ay boyunca otobüsün içinde yaşamışım resmen, yaşam süremin üç ayı o kapalı aracın içinde geçmiş. Türkiye’nin en kalabalık kenti olan İstanbuldayım. Doğma büyüme buralıyım ve bu hesapladığımızdan da aşkın süreyi tükettim yollarda. Kuşkusuz herkes yakınıyor bu durumdan ama unutuyor(uz). Belki aracın içinde düşündükçe bu duruma sinirleniyoruz ama durakta inince unutuyoruz. Unutmayalım, tasalanalım. Günlük yaşamın dayanılamaz derecede hırçınlaştığı şu kentte, bu duruma nasıl katlandığımızı anlamıyorum. Neyse.

Peki ben yolda geçen bu süre boyunca ne yaptım? Kitap okudum, boş boş çevreyi izledim, kendi kendimle konuştum, müzik dinledim vb. Bunların hepsini kendimi oyalamak amacıyla yaptım. Ben bu durumuma bakarak şunu öne sürüyorum: “İstanbullular olarak bizler birer otobüs canlılarıyız”. Hepimiz otobüs canlısıyız, otobüslerde yaşıyoruz. Bu araçlara bağımlıyız. Bu araç minibüs olabilir, metrobüs olabilir, deniz de olabilir önemi yok.
6636171
Bizler artık bir yaşam alanımız olan bu araçların insanlar için alan olarak nasıl en uygun biçime getirilebileceğini düşünmeliyiz. Hem çevre psikolojisi, hem de tüketilen sürenin verimliliği açısından. Toplu taşıma araçlarında koltuk arkalarına ya da duraklara bilgilendirici yazılar asılabilir(reklam değil) ya da insanlar yol boyunca kitap okumaya özendirilebilir. Araç içlerindeki ekranlarda dönen kamu spotlarına kitap okumayı güdüleyici bir video eklenebilir.

Yahu bu araçlar bizlerin evi resmen. Her şeyden önce yerleri kirletmememiz gerekli, komşularımızla(yan koltuktakiyle) iyi geçinmemiz gerekli. İnsan yaşadığı yere pisler mi ya? Kabullenmediği için pisler belki ama artık kabullenelim, bizler otobüs canlılarıyız.

Sizce de yolculuğun daha iyi geçmesi gerekmiyor mu?
Esenlikle kalın, kalabilirseniz.

YAZAR: Hakan UZUNLAR

Kaynak: http://www.tpocg.org/blog/bir-yasam-alani-olarak-otobus

Psikolog mu Değil mi?

Businessman Crossing Fingers

“Suç psikoloğu mu, değil mi?”: http://akademi.enginarik.com/2015/12/suc-psikologu-mu-degil-mi.html

   Bu haber üzerine değinmek istediğim birkaç konu var arkadaşlar. Bu haberde adı geçen Arkın Gelişin’in güncel tüzel (hukuksal) durumunu bilmediğimden yazacaklarım kesinlikle kendisiyle ilgili değildir, amacım sadece haberde yansıtılan olayı ele almaktır.

   Bölüme girdiğimden beri sıklıkla yaptığım bir etkinlik var, öz geçmişleri incelemek. İlk sürelerde saygın ve tanındık kişilere bakarken artık bir alışkanlık haline geldiği üzere gördüğüm her etkinlik konuşmacısını, her eğitim vereni araştırıyorum. Çok güç değil, Google’a yazıyorum, kendi sitesinde, bağlı olduğu kurumda ilk iş öz geçmişini arayıp bulmaya çalışıyorum (tabii eğer varsa). Bazen gerçekten çok komik şeylere rastlıyorum, iyi oluyor gülüyorum. Bazısında verdiği yıllar uyuşmuyor, bazısında belirtilen yılda o bölüm daha açılmamış oluyor vb. Eğer sürem varsa YÖK Tez Merkezinden bitirme tezlerini, veri tabanlarında da makalelerini aratıyorum ve hiç tahmin etmeyeceğim kişilerin bile yaptığı bilgi çarpıtmalarını görüp hayrete kapılıyorum.

   Öz geçmişte sahtecilik ülkemizde pek yaygın, bir tek psikoloji alanına özgü değil. Bu nedenle de bence insanların geçmişlerine bakabiliyor olmamız gerekli; bu, yüzyıllardır kişilerin niteliklerinin genel olarak bir göstergesidir. Eğer insanların geçmişlerinin önemi artarsa, şu an da insanlar şu an yaptıklarının niteliğinden kaygı duymaya başlarlar. Pek çok kişi sanki ileride kimse onların aldıkları eğitimleri umursamayacakmışçasına hareket ediyor. Geçerliliğinden ve niteliğinden bir haber oldukları eğitimlere, seminerlere katılıyorlar; kim olduğu bilinmeyen yazarları okuyorlar.

   Bilindiği gibi git gide istismar edilmekten yol geçen hanına dönen psikoloji alanında gün geçmiyor ki şarlatanlara rastlamayalım. Açıkçası ben bir psikoloji öğrencisinin elinde kişisel gelişim kitabı gördüğümde içim kan ağlıyor. Eleştirdiğim şey, popülerliği sebebiyle kitapçıların ön raflarında yer alan kitaplar değil, sanki kendi ayağına sıkarcasına bu kitaplara/kişilere değer veren/kazandıran öğrenciler. Sanki gelecekleri önemli değilmişçesine bu insanlara prim verenler.

   Neyse ki son dönemlerde az da olsa bu kişiler açığa çıkarılıyorlar ancak bu sürece hız ve ivme kazandırmamız gerektiğini düşünüyorum. Özellikle psikoloji kulüplerindeki arkadaşlara ricam, etkinliklerinize gelenlerin öz geçmişlerini araştırın. Bir etkinlik düzenleyeceğiz diye, okulun ve kulübün adı yayılacak diye ne olduğu belirsiz “şeylere” girişmeyelim. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Özellikle kitapları ve sertifikalı seminerleriyle tanınan kişilerin öz geçmişlerine, kullandıkları sözcüklere ve kendilerini tanıtma biçimlerine baktığımızda birazcık da olsa kendilerini ele veriyorlar.

Hani;

psikolog sandıklarınız psikolog olmayabiliyor,

bilimsel sandıklarınız bilimsel olmayabiliyor,

yasal sandıklarınız yasal olmayabiliyor,

bilim sandıklarınız bilim olmayabiliyor,

etik sandıklarınız etik olmayabiliyor,

var sandıklarınız var olmayabiliyor.

Teşekkürler.

YAZAR: Hakan UZUNLAR

Kaynak: http://www.tpocg.org/blog/psikolog-mu-degil-mi

Katılım Belgesi Veriyor Musunuz?

Evet, etkinlik düzenleyen her kulübe yöneltilen o kaçınılmaz soru.

Sertifika var mı? Sertifika veriyor musunuz?

Katılım belgesi var mı?

Teşekkür belgesi?

Onur belgesi de mi yok? Yuh ya ne biçim kulüpsünüz siz!

Sanırım katılımcılar ve öğrenciler için bir etkinliğin niteliğini ve doluluğunu belirleyen şey katılımlarının belgelenmesi.

(Söz uçar yazı kalır ya hani).

Bu duruma sebep veren koşulların neler olduğunu merak ediyorum açıkçası.

  • Paralı eğitimlerle etrafı çevrelenmiş öğrencilerin çözüm yolu, bedavaya katıldıkları seminerlerin katılım belgesi mi oldu?
  • Bu belgelerin işe yararlığı nedir? İş başvurusunda kritik önem mi taşıyor? Yoksa öğrenciler bu kağıtları evde çerçeveletip seyretmekten mi keyif alıyorlar?
  • Eğer öz geçmişe katılınan etkinlikler yazılırsa, olması gereken akademik çalışmalara nasıl yer kalır?
  • Ben öz geçmişimde katılmadığım etkinlikleri katılmışçasına sıralasam ne fark edecek? Eke iki tane belge iliştirsem bunlar beni yetkin mi gösterecek, alana olan ilgimi mi gösterecek?

Örneğin tartışma etkinliğinin duyurusunda soruyorlar: “Katılım belgesi var mı?”, bunun belgesi bizim ne işimize yaracak yahu! Gerçekten tartışıp tartışmadığımızı mı gösterecek. Bu kadar da belge fetişisti olmamak gerekiyor bence, bazı şeyler işlevlerini yitiriyor sanki.

Katıldığımız yarım saatlik seminer bizi o alanda bilgi sahibi mi yapacak, ki aldığımız belgeyi insanlar umursasın.

Ben merak bile etsem sormaya utanırım ya, lütfen artık sormayalım belge var mı yok mu diye; zaten varsa insanları çekebilmek için kalın harflerle yazıyorlar.

Teşekkürler, elbette bu yazıyı okuyan herkese katılım belgesi veriyoruz.

YAZAR: Hakan UZUNLAR

Kaynak: http://www.tpocg.org/blog/katilim-belgesi-veriyor-musunuz

Bazı Dedikodular

bzd

Merhaba arkadaşlar, dikkat çekmek istediğim bir konu var, psikologluk. Gördüğüm kadarıyla öğrenciler arasında hatta mezun ve alanda uzun yıllardır çalışanlar arasında bile meslek hakkında zihinlerde bir belirsizlik söz konusu. Ben de bu konuyla ilgili dedikoduları aktarmak istedim.

Belki bayat ve sığ kaçacak ama yine de benim gözlemlediğim sorunları buraya aktarmak istiyorum. Hepimiz bu soru(n)ları çevremizde hissetmiş/gözlemlemişizdir. Kendi fikirlerimin bir kısmını da sizlerle paylaşmak ve tartışmayı güncel tutmayı amaçlıyorum.

1- Psikolog kimdir?

2- Terapist kimdir?

3- Meslek nedir?

4- Psikiyatrlar mı meslek yasasına engel oluyor?

5- Meslek yasası gerekli mi?

 

1- Psikolog kimdir?

Bu konuda öğrenciler arasında başlıca şu yorumlar kulaktan kulağa geziyor:

1- Lisans mezunu psikolog değildir, biz nasıl psikolog olabiliriz ki ya, psikolog olmak için yüksek lisans şart.

2- 4 yıl boşuna mı okuduk, tabii ki psikologum kitapta yazan her şeyi yapabiliyor olmalıyım.

3- Evet psikolog olacağım ama kendimi yetkin hissetmiyorum.

Bence, psikoloji lisans programı psikolog olmak için yeterlidir, zira psikoloji bölümü bir bilim dalıdır ve müfredatı da belirlidir, mezunları da bu müfredatı öğrenmiş olurlar. Lisansta terapi yöntemi, test uygulama vs. öğrenmiyor olmamız eksiklik değildir; bu uygulamaların psikolog olmakla alakası yoktur (Her üniversitenin yöntemi ve amacı da farklıdır). Lisans eğitiminin sizi terapist veya araştırmacı yapması gerekmiyor. Kuramsal bilginin nasıl uygulamaya geçirileceği bireylere bağlıdır, onların sorumluluğundadır.

Bu konuda öğrencilerin kendilerini eksik görmelerini komik buluyorum, televizyondaki psikolog algısına uyulması gerekmiyor. Psikoloji okumuş birisi sadece psikoloji okumuştur, fazla da büyütmemek gerekiyor.

 

2- Terapist kimdir?

Bu konuda öğrenciler arasında başlıca şu yorumlar kulaktan kulağa geziyor:

1- Psikoloji mezunları elbette.

2- Klinik yüksek lisansını yapmış psikoloji mezunları.

3- Terapi eğitimi almış herkes.

4- Terapi eğitimi almış ilgili bölüm mezunları.

Bence, terapist olmanın yüksek lisans eğitimi ile bir ilgisi yok, bildiğim kadarıyla lisans üstü eğitim akademiye giriş  ve uzmanlaşma kaynağıdır; psikoterapi ise ayrı bir eğitim ve öğrenim gerektiriyor. Bunun ayrıntılı olarak tartışılması gerektiğini düşünüyorum, uygulama boyutunda alanda çok fazla etik ve bilim dışı uygulama, bol bol da istismar var.

3- Meslek nedir?

TDK: “Belli bir eğitim ile kazanılan sistemli bilgi ve becerilere dayalı, insanlara yararlı mal üretmek, hizmet vermek ve karşılığında para kazanmak için yapılan, kuralları belirlenmiş iş”

Dil Derneği: “Bir kimsenin yaşamını sürdürmek, geçimini sağlamak için yaptığı sürekli iş”

Tanımlara ve alandaki uygulamalara baktığımda, psikologluk mesleğinin itibar kazanması ve çağdaş standartlarda yapılabilmesi için bir meslek yasasının gerekli olduğunu düşünüyorum.

 

4- Psikiyatrlar mı meslek yasasına engel oluyor?

Böyle bir düşünce var ve çok yaygın. Ben bunun gerçekliğini çok merak ediyorum açıkçası. Siyasetçiler arasında psikiyatrların olduğu ve psikologların önlerinin kesilmek istendiğine dair bir mit var. Psikiyatrlarca psikologların ruh sağlığı alanında hor görüldüğünü daha önce doktorların ağzından da duymuşluğum oldu, fakat meslek yasası boyutunda böyle bir durum söz konusu mu? Birisi beni aydınlatırsa sevinirim.

 

5- Meslek yasası gerekli mi?

Bu konuda öğrenciler arasında başlıca şu yorumlar kulaktan kulağa geziyor:

1- Ben paramı kazanırım bir şekilde, beni ilgilendirmiyor.

2- Etik sebeplerden gerekli.

3- Bilim zarar görüyor, gerekli.

4- Tabii ki gerekli, bizim pastamızdan pay alanlar var!

5- Gereksiz, eğer yasa olursa etik dışı şeyler yapamam.

6- İşime yarayacaksa gerekli, ne ki o?

İletişim: shakanuzunlar@gmail.com

Kaynak: http://www.tpocg.org/blog/bazi-dedikodular